K24’de “Post-yapısalcılık ve Postmodernizm” ile ilgili yazı… / 07.12.2017

“Postmodern dünyayı Fransız post-yapısalcıların düşünceleriyle anlamlandırmak”

II. Dünya Savaşı sonrasında insanlığa yeni bir ufuk çizme arayışındaki pek çok Fransız felsefeci, modernlikten postmodernliğe geçiş sancılarının yanında olası çarelerinin de en iyi dile getirildiğini düşündükleri Nietzsche ile Heidegger’in metinlerinin derinliklerinde yollarını ararlarken bulmuşlardır kendilerini. Deleuze, Derrida, Foucault, Lacan, Lyotard, Baudrillard gibi günümüzde genellikle “post-yapısalcı” diye anılan düşünürler, ya ütopyacı modern toplum felsefelerini yeniden yapılandırarak sorun çözmese de sorun çıkarmaz hâle getirmişlerdir ya da bu modern üstanlatıların taşlaşan totaliter söylem yapılarını sorun olmaktan çıkartmanın arayışı içinde olmuşlardır…

K24’de Abdülbaki Güçlü’nün “Niçin Felsefe Yaparız?” ile ilgili yazı… / 05.12.2017

“Neden hâlâ ısrarla felsefe yapıyoruz?”

Felsefenin günümüzdeki yol alış öyküsüne yön vermiş çağdaş Fransız filozoflarından biri konumundaki Jean-François Lyotard’ın Niçin Felsefe Yaparız? başlıklı çalışması, geç keşfedilmiş olması nedeniyle geç kitaplaştırılmış bir metin olmasına karşın, Lyotard okuyucularına olduğu kadar felsefeseverlere de kaçırılmaması gereken lezzetli bir metin okuma fırsatı sunuyor. Düşünürün bizzat kendi eliyle yaptığı düzeltmelerle birlikte daktilo edilmiş hâliyle bir Fransız kütüphanesinde bulunan metin, çok değil bundan beş yıl önce yalnız Türkçede değil, özgün dili Fransızcada da yoktu. Nitekim, kitabın Lyotard’ın ölümünün üzerinden 14 yıl geçtikten sonra, Pourqoi Philosopher? başlığıyla, Presses Universitaires de France tarafından 2012 yılında basıldığı görülüyor… 

gazetekarinca.com’da Bekir Avcı’nın “İntihar Üzerine Notlar” ile ilgili yazısı… / 13.01.2017

“Savaş, barış ve intihar: Neden artık var olmak istemem?” 
 

Hep çok sarsıcı gelen bir gidiş biçimi: İntihar! Neden artık var olmak istemem? İntiharı açıklayacak can alıcı soru bu olsa gerek. Çünkü intihar kendini yok olmaya bırakmaktan ziyade var olmamak arzusu olarak belirir.

İntihar üzerine konuşmak aynı zamanda bir deneyime dayandırılamayan ölüm üzerine konuşmaktır. İntihar nihayetinde yaşama elveda demektir. Ancak onu ölüm deneyiminden ayıran şey, bir başkasının yok oluşu üzerinden kendi ölümümü düşünmem değil bizzat kendi üzerimden ölümümü kurguluyor olmamdır, ölümün kıyısında onu deneyimlemeye yeltenmemdir. Ölüm yok olmaksa eğer, intihar var olmamaktır; ölüm zorunluluksa eğer, intihar ölümü arzulamaktır.

Neden artık sevdiğim birine dokunma, bir çiçeğe bakma, düş kurma, kederlenme gibi basit ama yaşam dolu şeyleri terk ederim? Neden yok oluşu beklemem de, var olmamayı arzularım?..

BirGün Gazetesi Kitap Eki’nde, Kansu Yıldırım’ın “Filozof Ahmed” ile ilgili yazısı… / 16.12.2016

“Filozof Badiou’nun filozof Ahmed’i” 
 

Herkes filozof olabilir mi? Bu soruya yanıt arayanlardan birisi Althusser’dir. Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş’te “Son kertede filozof dediğin nedir? Şöyle derdim: Teori alanında savaşan bir adam”. Althusser, “idealist felsefenin egemenliği” ve “sırra ermişler”e hitap eden ezoterik dili nedeniyle felsefenin ayrıcalıklı hale getirilmeye çalışılan konumuna itiraz eder ve ekler: “Hayır, felsefe, felsefe öğretmenlerinin malı değildir. (Diderot, Lenin, Gramsci ile birlikte) ‘Her insan filozoftur’ demekten korktular”. Tıpkı Gramsci’nin aydınlar üzerine yazarken “herkesin aydın olduğu söylenebilir: fakat toplumdaki herkes aydınların işlevine sahip değildir” tespitinde olduğu üzere…

devamı için…

 

KitapEki.com’da, Doğuş Sarpkaya’nın “İntihar Üzerine Notlar” ile ilgili yazısı… / 14.12.2016

“Bir İhtimal Daha Var, O da Ölmek mi Dersin?” 
 

“Bu bir intihar notu değil”

Simon Critchley, Pharmakon Yayınevi tarafından yayımlanan İntihar Üzerine Notlar’ına bu cümleyle başlıyor, ironik bir şekilde. Ölüm ve intihar üzerine yazıp varoluş karmaşasını kendisine dert edinmiş, sonunda da ya intihar etmiş ya da kendi ölümlerini hazırlamış yazarları selâmlıyor bu cümlesiyle. Critchley’in meselesi, daha çok intihar üzerine bu kadar çok yazıp konuşup da bu kadar az şey söylenmesiyle… İntihar üzerine risalesinde herkesin üzerine fikir yürüttüğü bu eylemi anlamaya çalışırken tam da aslında konuşulması gerekenleri ortaya dökmeyi planlıyor, Critchley…

Cumhuriyet Kitap Eki’nde, Ali Bulunmaz’ın “İntihar Üzerine Notlar” ile ilgili yazısı… / 08.12.2016

“Yaşamın ağırlığı ve ölümün hafifliği” 
 
Simon Critchley, felsefeci olmanın gereklerini yerine getiren biri. Edebiyattan tarihe, oradan da siyasete ve psikolojiye kadar geniş bir yelpazede düşünen yazar sadece bununla kalmıyor, adı geçen alanlarla felsefenin bağlantısını kuran kitaplar kaleme alıyor. Kategorize etmek yerine anlama ve yorumlamanın sınırlarını olabildiğince genişletmeye uğraşan Critchley, bu sayede insanın yaşamak durumunda kaldığı, hatta bazen onun bir parçası olmaktan mutluluk duyduğu kapitalist sistemin birey üstündeki gizli ve açık etkileriyle ilgili görüşlerini paylaşıyor. Bütün bu paylaşımları sırasında, felsefenin etik disiplinini merkeze koyarak insanın nihilist isyanlarını ve radikal politik üretimlerini inceliyor. Dolayısıyla asıl ilgi alanı, öznenin kimliği ve edimleri…

K24’de “Niçin Felsefe Yaparız?” ile ilgili yazı… / 01.12.2016

Felsefe bilgeliği ya da bilgiyi arzulamaz, ne hakikatleri öğretir bize ne de yaşamda tutulacak yolları. Denecektir ki kimseyi rahatsız etmeyen bir yalnızlık içerisinde kendisinin ne olduğunu, kim olduğunu kendi kendine sorarak kendini tüketir. Çok çok bazen zenginliklerin artması için yararlı bir fikir ya da bambaşka bir toplumsal düzen düşü yahut yine yatıştırıcı bir metafizik afyon ileri sürer. Filozoflar insanlığın, tarihi boyunca bir yarar görmeden ama büyük bir kayıp da yaşamadan yanında taşıdığı çenesi düşük delilerdir. Dünyayı yorumlayabilirler, kapısında dururlar ve onu hiçbir zaman değiştirmezler. Söylemleri kesilebilir, sessizliğe dönebilir ama dünyanın yüzü kendinde bir değişme görmez. Çünkü nihayetinde sahip olduğu tek bağ, tuhaf bir şekilde kayba bağlanmadır, tüm insan etkinliğini kemiren ve onu kendisinden ayıran kaybı kaybetmeme arzusu, ölümüyle yaşama mızrak saplayan yokluğu bırakmama arzusudur…

K24’de “İntihar Üzerine Notlar” ile ilgili yazı… / 03.11.2016

Bu kitap, bir intihar notu değil.

Edouard Levé, 2007’de İntihar* kitabının elyazmasını yayıncısına teslim ettikten on gün sonra dairesinde ilmeği boynuna geçirmişti. Kırk iki yaşındaydı. Jean Améry, İntihar Üstüne isimli kitabını 1976’da yayımlattıktan iki yıl sonra aşırı dozda uyku hapı alarak hayatına son vermişti. Altmış beş yaşındaydı. 1960 yılında Albert Camus, intihar sorununu ele aldığı ve bu sorunu çözdüğünü düşündüğü Sisifos Söyleni* kitabının yayımlanmasından yaklaşık on sekiz yıl sonra bir araba kazasında vefat etti. Rivayet o ki, araba kazasında ölmenin bütün ölümler arasında en saçması olduğunu söylemişti bir zamanlar. Cebinde kullanılmamış bir tren bileti bulunmasıysa ölümünü iyice saçma hale getiriyor. O da kırk altı yaşındaydı.

K24’de Hakan Atay’ın “Filozof Ahmed” ile ilgili yazısı… / 01.09.2016

Âdettendir, insanlar tanımadıkları ama ismine aşina oldukları bir yazara, şaire ya da düşünüre gitgide daha çok maruz kaldıklarında, okumaya nereden başlamaları gerektiğini sorarlar. Cevaplanana kadar yanlış bir sorudur bu; çünkü öyle cevaplar vardır ki insana bir soru sorduğunu bile unutturabilirler. Yine öyle cevaplar vardır ki oluşturdukları soru zincirine her türlü halkanın takılmasına müsaade ederler.

 

Ayrıntı Dergi’de Abdülbaki Güçlü’nün “Herkes için kolay ve pratik Ayrımcılık Ötekileştirme Dışlama Rehberi” ile ilgili yazısı… / 10.07.2016

Mücadele etme istencini çoğaltarak sürdürme gayreti içinde olmaktan başka tutulacak bir yolun bulunmadığını kesinleyen çalışmalardan biri yayımlandı. Okuyanlar arasında şimdiden kısaca Ayrımcılık Rehberi diye anılmaya başlayan kitap, araştırma-inceleme yazısının akademik sınırlarını genişletmenin arayışındaki yenilikçi deyişi bir yana, toplumun çeşitli katmanları ile kesimleri üzerinde değişik yankılar yaratabilecek doğurgan bir içerik taşıyor oluşuyla da ânında farkını belli ediyor.

 

K24’de Yılmaz Murat Bilican’ın “Herkes için Kolay ve Pratik Ayrımcılık, Ötekileştirme, Dışlama Rehberi” ile ilgili yazısı… / 26.05.2016

Ayrımcılık birtakım evrimsel kökenleri olan, hayatta kalma başarısı için gerekli, doğamızdan gelen bir özellik mi? Adorno’nun tespit ettiği gibi “otoriter kişilik yapısının” yol açtığı bir sonuç mu? İnsanın irrasyonal özelliklerinin bir tür üste çıkması mı? Sonuçları bu kadar acılı olan ayrımcılık konusu, üzerinde daha çok düşünmemizi, ortadan kaldırabilmek, hiç değilse en aza indirebilmek için harekete geçmemizi gerektiriyor.

Mimesis Dergi’de çıkan “Filozof Ahmed”  ile ilgili yazı… / 31.03.2016

“Filozof Ahmed sahnede !”

Çağdaş felsefenin önde gelen isimlerinden Alain Badiou’nun ünlü Ahmed dörtlemesi Ayberk Erkay’ın kaleminden Türkçede yerini aldı.

Varoşların kahramanı Filozof Ahmed, kıvrak zekası, engin bilgisi ve müthiş cesaretiyle, kurulu düzene, düzenin farklı çaplardan temsilcilerine, adaletsizliğe ve kötülüklere meydan okuyor, ezilenlerin yanında duruyor…

devamı için…

 

Abdülbaki Güçlü’nün “Posseible Düşünme Dergisi” ndeki “Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması” değerlendirme yazısı… / 26.03.2016

“KİTAP DEĞERLENDİRME: OLANAKLI TOPLUMLARIN EN KÖTÜSÜNDEN OLANAKLI TOPLUMLARIN EN İYİSİNE YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜREN BİR AYDINLANMA YOLCULUĞU ÖYKÜSÜ”

XVIII. yüzyılın temel düşünceleriyle XX. yüzyılın egemen siyasal yönelimlerinin karşı karşıya geldiği düşünsel bir kavşak noktasını temsil etmek üzere tasarlanmış orta yaşlı çağdaş bir “Candid” olarak betimlenebilir kitabın ana karakteri Prof. Nicolas Caritat. Olanaklı toplumların en iyisini bulmaya dönük profesörün yolculuk macerası, her geçen gün soluk alıp vermenin biraz daha güçleştiği Askeristan adlı bir ülkenin topraklarında başlıyor. Adından da anlaşılacağı gibi elindeki silahlı güce dayalı olarak cuntanın iş başında olduğu bir yerdir Askeristan. Günümüz dünyasında olanaklı en iyi toplum yapısının ana taşıyıcıları olarak gösterilen modern devlet yapısının üç temel taşıyıcı sütununun olduğu gibi çöktüğü, “demokrasi”nin, “hukuk”un, “sosyal devlet”in büsbütün devre dışı bırakılmış olduğu, komşu ülkelerin dahi kuşkuyla baktığı içler acısı bir hali vardır ülkenin. Ne var ki silahlı kuvvetlerin ne zamandan beri yönetimde olduğu, darbe yoluyla mı iktidara el koyduğu, hangi yönetimi devirerek iş başına geldiği açık değildir. Sanki ülke en başından beri hep böyledir, kurulduğu günden bu yana askerlerin yönetimi altında can çekişmektedir. İlerleyen sayfalarda karşımıza çıkan öteki kurmaca ülkelerin tersine, adeta apriori verili bir ülke konumunda bulunan Askeristan’ın geçmişine dair herhangi bir sözün edilmeyişinin, hangi ilkeler üstüne kurulmuş olduğuna yönelik de tek bir tümcenin geçmiyor oluşunun, kitaptan bağımsız olarak üzerine ayrıca düşünmek için bir kenara not edilmesi gerekiyor…

devamı için…

yazının tamamı için…

 

Murat Cankara’nın “Agos Gazetesi” ndeki “Filozof Ahmed” ve “Sandalye Oyunları” ile ilgili yazısı… / 29.02.2016

“Ege’nin suları çekildiğinde”

Epeydir gündemimizden çıkmış bir konuydu. Gerçi son yirmi yılda, “Aslında biz Giritliyiz”, “Babaanne tarafım Gürcü”, “Yav, hangimiz Türk’e benziyoruz ki” repliklerini tekrarlayarak köpürtürken uyanmalı; yüz yıl önce, dünyanın haritacıların iştahını en çok kabartan bölgesinde, insanların daimi bir hicret halinde yaşadıklarını; bugün kim ve nerede idüğümüzün göçlerle şekillendiğini idrak etmeliydik. Kısmet bugüneymiş. Bir zamanlar, ülkenin bir kısmı irticayla yatıp kalkar, mürteciden korkardı. Şimdilerde bir  yandan o kısım haritada kendilerine iltica-friendly ülke ararken bir yandan da ülkenin tamamı mülteciler konusunda karmakarışık hisler içinde. Eh, yakışır. Burası Türkiye. İroni bizim işimiz….

devamı için…

 

Barışcan Demir’in “viraverita.org” taki “Foucault, Yönetimsellik ve Devlet” kitap değerlendirmesi… / 21.12.2015

“Foucault’yu Dersleriyle Okumak”

Foucault’nun daha önceki belli başlı yöntem ve analizlerini köklü bir biçimde dönüştürdüğünü takip edebileceğimiz Collège de France dersleri ardı ardına Türkçeye çevriliyor. Bu yeni metinlerin çevirileriyle birlikte, Foucault okumalarının bahsi geçen bu dersler aracılığıyla nasıl başkalaşabileceği ve önceden onun yapıtında görece cevapsız bırakılmış birtakım söylemlerin yeniden nasıl değerlendirilebileceği soruları ise heyecan uyandırıyor…

devamı için…

 

Korku ve Titreme “BirGün Gazetesi Kitap Eki”nde / 02.10.2015

“Tümelin Titreyişi”

Çok az çeviri-metin, özgün dilinden çevrilmemiş olmasına rağmen övülmeye değerdir.

Kierkegaard’un Korku ve Titreme’si de bu övgüyü hak eden nadir kitaplardan birisidir. “Başkasına sadâkat, bir iltica eylemidir.” diyen çevirmen N. Ekrem Düzen’in sadâkatini, uzunca bir süre iltica halinde metinde yaşamış olduğunu ortaya koyan,Korku ve Titreme’nin satırları arasında rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz…

devamı için…

 

Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması “BirGün Gazetesi Kitap Eki”nde / 28.05.2015

“Bir Profesörün Dramatik Yolculuğu”

Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması, “Tutuklama” bölümüyle başlar. Ancak romanın gidişatını, romanın kahramanı olan Nicholas Caritat’ın tutuklanmasından ziyade, N. Caritat’ı tutuklamaya gelen Askeristanlı yetkililerin kahramanın gözlüğünü kırması belirler. Çünkü romanda bir filozofu köşeye sıkıştırmak için görüş alanını kısıtlamak ideal bir yol olarak belirir. Profesör Caritat, aydınlanmacı değerlere sıkı sıkıya bağlı bir filozoftur…

 
 
 Söz Kalıntıları “Radikal Kitap Eki”nde / 26.12.2014

“Mutluluk paylaşılabilir ama acı asla”

Belli bir felsefi anlayışın özetini dile getiren Söz Kalıntıları, kemale ermiş bir bilgin veya bir sanatçı kişinin değil, henüz yirmili yıllarının başında olan bir filozofun sözleridir.

devamı için…

 

Medya Kültür Siyaset “BirGün Gazetesi Kitap Eki”nde

“Derleme’nin Geri Dönüşü!”

Üniversitelerde sosyal bilimler üzerine eğitim alan öğrenciler için –özellikle de Türkçe eğitim veren okullarda okuyorlarsa– derleme kitapların çok ayrı bir yeri vardır. Özellikle 90’ların sonlarından itibaren alanın yetkin hocaları, araştırmacıları tarafından derlenen kitaplar birçok öğrencinin akademik ilgilerini arttırmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır. Çünkü makalenin çevrilmesi kadar hangi bağlamda okunacağına ilişkin yapılan yönlendirmeler de önemlidir. Bu anlamda benim için iki kitap vardır ki yukarıda anlattığım tanıma uyar: ilkimerhum Mehmet Küçük’ün derlediği ve maalesef şu anda baskısı olmayan Medya İktidar İdeoloji; ikincisi ise yeni basımıyla bu tanıtım yazısının konusunu da oluşturan, Süleyman İrvan’ın derlediği Medya Kültür Siyaset.

devamı için…

 

Tuna Yıldırım’ın blog sitesinde ve aynı zamanda “Popüler Psikiyatri Dergisi”nin 79.sayısında yayınlanan Aşk, Lüks ve Kapitalizm hakkındaki yazısı… / 23.07.2014

“Aşk, Lüks ve Kapitalizm”

Werner Sombart, ekonominin tarihsel bir süreç olduğunu ve ekonomi yasalarının da tarihsel olup evrensel olamayacağını (Sombart Kuramı) ileri sürdü. Sombart, en ünlü eseri Modern Kapitalizm’in ikinci basımı için yaptığı iktisadi tarih araştırmalarının sonucu olarak önce 1911’de “Yahudiler ve İktisadi Yaşam” adlı kitabı yazdı. Kitapta modern kapitalizmin gelişim sürecinde ortaya çıkan bir sorun olarak nitelediği “Yahudilerin Tanrısı Yehova”yı tüm açılımlarıyla incelediğini savunuyordu. Aynı bağlamda araştırdığı diğer sorunları ise “Savaş” ve “Lüks ve Kapitalizm” başlıkları altında bir araya getirmeye karar vermişti. “Aşk, Lüks ve Kapitalizm” adlı yapıt, bu projenin ikinci ürünüdür. “Savaş”ı ise yazmadı.

devamı için…

insanokur.org isimli sitede Dağhan Dönmez’in Aşk, Lüks ve Kapitalizm hakkındaki yazısı…

“Aşk, Lüks ve Kapitalizm”

“Bugün zengin olsaydım kendimi suçlardım. Fakat hiçbir şeyim yok, her şeyi çarçur ettim, bu beni biraz avutuyor ve yaptıklarımı haklı çıkartıyor.” Tarihin en şöhretli çapkınına aittir bu sözler. Govanni Giacomo Casanova! Görünüşte yalnızca serserice bir söylemi çağrıştırsa da, Casanova’nın sözleri; içten içe ekonomik bir denklemin ilham kaynağı olur. Tensel zevklerin peşinde olmanın savurganlığı ve bundan beslenen tüketim ekonomisi… Alman düşünür Werner Sombart, bu ilişkiyi “metres ekonomisi” olarak adlandırır.

devamı için…

 

Aşk, Lüks ve Kapitalizm “Radikal Kitap Eki”nde / 10.12.2013

“Savurganlığın Ruhu”

Düşünce tarihi içerisinde bazı biliminsanları, alanlarına yaptıkları kayda değer katkılara rağmen hak ettikleri bilimsel takdiri yeteri kadar göremez nedense. Werner Sombart gibi. İsmi Alman sosyolojisine yön veren çağdaşları Max Weber, Ferdinand Tönnies ve Georg Simmel gibi düşünürlerle yer yer birlikte anılmasına rağmen onlar kadar sık zikredilmez. Sosyoloji tarihi kitaplarının çoğunda ortaya koyduğu teori hakkında pek az şey söylenir. Dolayısıyla Sombart üzerine bilgimiz oldukça yüzeysel kalır. Sombart’ın temel eseri ya da magnum opus’u Der moderne Kapitalismus’tur (Modern Kapitalizm). Aşk, Lüks ve Kapitalizm ise Modern Kapitalizm’in yeni basımı için yaptığı iktisat tarihi araştırmaları sonucunda yazdığı bir ektir. Ancak içerdiği kapsamın genişliği açısından Sombart bu metni ayrı bir ciltte toplamıştır.

devamı için…

 

Aşk, Lüks ve Kapitalizm “BirGün Gazetesi Kitap Eki”nde

“Kapitalizmin Doğuşu: Renkli Bir Tarih”

Kapitalizmin nasıl ortaya çıktığı sorusu on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın başlarında en çok sorulan sorulardan birisi olsa da bu soruya verilen cevaplar genelde birbirine benzer. Sömürgecilik ile ortaya çıkan uzak pazarlar, burjuva sınıfının yükselişi, protestan ahlakı gibi nedenler sıralanır; ama asıl mesele olan bu değişimlerin nedeni ve tarihsel gelişimi, yaratılmak istenen ideoloji yararına hep yanıtsız bırakılmıştır: İnsanları kapitalist tarzda örgütlenmeye iten şey nedir? Buna verilen cevaplar ağırlıklı olarak bir zorunluluk fikrine dayandırılmıştır. Mesele zorunluluğa dayandırıldığı zaman da soru, “neden kapitalist örgütlenme”den çıkıp, bu zorunluluğu sağlayan ilke nedir haline dönüşür. Werner Sombart Aşk, Lüks ve Kapitalizm’de işte tam da bu tip bir tarihyazımının karşısına dikilecek ve meseleyi geçiş döneminin kendisinde arayacaktır.
 
 
aklenmuaf.com isimli sitede Tuğba Çoruhoğlu’nun Yayınevi ve Kitabevimiz hakkındaki yazısı… / 28.08.2013

“Ankara’da Demirli “Nuh’un Gemisi”

Bilenler bilir, sevenler sever..
Ankara’nın göz önünde, hep oralarda ve birer marka olan kitapçıları dışında her yere dağılmış, saklanmış pek de kıymetli sahafları bulunur.. Hergün yüzlerce kişinin ziyaret ettiği, buluşma yeri olarak belirlediği, kentin en işlek sokaklarında bulunan kocamanları dışında bugüne kadar şansını denemiş ve ne yazık ki kapitalizme ve ülkenin okur eksikliğine yenilmişlerini de sayarsak Ankara’dan bir çok kitabevi de geçti.

devamı için…